Site Rengi

DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kayseri 29°C
Az Bulutlu

TÜRKLER’DE DİN ANLAYIŞI

15.09.2020
58
A+
A-

Din insanın İlah, diğer insanlar ve diğer varlıklarla ilişkilerini düzenleyen, hayatına yön veren kurallar bütünüdür.

Tarihin derinliklerinden beri din olgusu insanlık serüveni ile hep birlikte olmuştur.

Peki…
Türkler’de din anlayışı..?

Kadim Türkler’de din daima akla ve mantığı uygun olarak algılanarak sosyal hayatın içine konumlanmıştır.

Türkler’in tarihin hiçbir döneminde Araplar ve başka diğer kavimler gibi putları ve tanrı kralları olmamıştır.

Türkler’in kadim dini,
“Kök Tengricilik” yani
“Gök Tanrı” dinidir.

Bu dinde Tanrı, müşahhas yani elle tutulan, gözle görülebilen somut bir varlık değildir.

Orhun Bengü Abidesi’nde;

“Üze kök tengri asra yağız yer kılındıkta”

Yani…
“Üzerinde Gök Tanrı, aşağıda yağız yer yaratıldığında”
şeklinde geçer.

Burada dikkat edilecek nokta ”üze” kelimesidir.
Üze kelimesi ne yazık ki daima “üstte” şeklinde çevrildiği için Türkler’in tanrısı Gök gibi bir yanlış algı oluşmuştur.

Oysa…
Üst kelimesinde bir temas söz konusu iken, “üzeri” kelimesinde hiçbir temas yoktur.

Yani…
Gök Tanrı, gökyüzünün de üzerinde bir makamda olup,İslam inancında olan Miraç’taki;
“sidretü’l-müntehâ” makamı gibidir…

Yine Kültigin Anıtı’nda yazdığı şekli ile;

“Öd tengri yaşar. Kişi oglı kop ölgeli törümiş.”

Yani…
“Zamanı Tanrı yaşar. İnsanoğlu hep ölmek için yaratılmıştır”

Buradan da anlaşılacağı üzere;
Kadim Türkler’in inandığı Gök Tanrı, İslam dinindeki gibi zamandan ve mekândan münezzehtir.

Görüldüğü gibi…
Kadim Türkler’in Tanrı anlayışı ile günümüz Allah anlayışı birebir örtüşmekte olup diğer kavimlerin müşahhas (somut) putlara taptıkları dönemlerde bile Türkler daima mücerred (soyut) bir yaratıcıya inanmakta idiler.

Türkler’in ilk yurtları kabul edilen “Ötüken” dua edilen yer demektir.

Sanılanın aksine kadim Türkler’in dini Şamanizm değildir.
Üstelik Şamanizm bir din bile değildir !

Dinler toplumlara hitap ederken, Şamanizm ise ferdîdir.
Yani topluma hitap etmez.

Şamanizmde kişinin ruhsal veya bilinmezliklerine şamanlar,çeşitli ritüeller aracılığı ile şifa ve çare arar, kehanette bulunurlar.

İşte bu çok esnek yapısı ile şamanlık hemen hemen her dine nüfuz etmiştir.
(Ağaçlara bez bağlanıp dilek dilenmesi,adaklar adanması gibi günümüzde bile pek çok uygulama şamanizm kökenlidir)

Gök Tengri inancına da nüfuz etmiş olan şamanlığın buradaki ritüelleri Kamlar aracılığı ile yürütülmüştür.

Kamlar toplumun dışında yaşayan, hal ve tavırları ile tuhaf olan…
Ancak ihtiyaç duyulduğunda başvurulup şifa veya kehanet dilenen insanlardı.
(Günümüz cinci hocaları gibi)

Türkler’de Kamlar, sosyal ve idari hayatın tamamen dışında idiler.
Ancak sefer öncesi onlardan görüş alınırdı.

Türkler Asya’dan Avrupa’ya,
Hind ve Arap coğrafyasından Afrika’ya kadar büyük bir alana yayılmışlardır.
(Bu şekilde hareket eden dünyada başka bir ırk yoktur)

Buna bağlı olarak da sürekli farklı kültürler ve dinler ile temas halindeydiler.

Ancak…
Türkler bir başka dine geçerken hiçbir zaman o dini olduğu gibi almadılar, aynen kabul etmediler.

Daima bir dine girerken önce kendi “Töre” süzgecinden geçirmişlerdir.
O dini tüm kuralları ile asla kabüllenmemişlerdir.

Bir başka deyişle, Türkler’de “Töre” ile “Fıkıh” hep mücadele içinde olmuştur!

Ayrıca…
Türkler güçlü olanın dinini de almamışlardır.
Hep zayıf ve zor durumda olanların dini aldılar.

Hunlar döneminde büyük güç Çin idi…Dinleri de Budizm.
En çok temas ettikleri Çin ve buna bağlı olarak Budizm olduğu halde Budistliğe hep mesafeli kaldılar.

Bilge Kağan, bir dönem Çin’in şehir hayatını görüp, Budizm’e meyl etse de veziri Tonyukuk,
Budizm’in Türklerin yaşantısına asla uymayacağını, etin yasak olduğu, yerleşik hayatın ve buna bağlı olarak da miskinliğin Türk tabiatına kesinlikle aykırı olduğu gibi gerekçeleri sıralayarak vazgeçirmiştir.

Türk boyları içinde Budizme geçenlerin çoğu yok olmuştur.

Uygurlar ise Budizmi ve Manheizmi kendi Türk törelerine göre değiştirerek ancak kabul etmişler.

Budizm de Tanrı inancı yokken,Uygurlar Tanrı inancını tam merkeze koymuşlardı.

Manheizmin üç temel mührü olan “eline,beline,diline sahip olmak”, Uygurlar aracılığı ile Anadolu’da Bektaşîlik ile yeniden vücud bulmuştur.

Uygurlar’ın yaptıkları heykellerde Budha, bilinen aşina oturuşunun aksine daima “Türk oturuşu” ile tasvir edilmiştir.

MUSEVİLİK
Museviliği kabul eden tek Türk boyu, bir Göktürk bakıyesi olan ve Karadeniz’in kuzeyinde (bugünkü Ukrayna merkez olarak) kurulan Hazar İmparatorluğu’dur.

Hazarlar’ın Museviliği kabul etmelerinde iki temel düşünceleri vardı;

1)İmparatorluğun daha da genişleyebilmesi için kendi pagan dinlerinin etki ve nüfuz alanının yeterli olamayacağı,

2)Batıda Hristiyan Bizans İmparatorluğu, doğuda ise güçlü İslam orduları vardı.
Birinden birini tercih ettikleri takdirde içlerinde eriyip, yok olacakları ve bağımsızlıklarını kaybedecekleri korkusudur.

Kendilerine uzak ve o dönemde baskı altındaki Museviliği kabul ederler.

Ancak…
Museviliği de olduğu gibi kabul etmezler.

Günümüzde olduğu gibi,
o dönemde de semitik Yahudiler, Tevrat okumak yerine sadece Tanah, Talmud ve Sidur gibi tefsir kitaplarını okumaktaydılar.

Türkler ise doğrudan Tevrat’ın okunmasının daha akıllıca ve doğru olduğunu öne sürerler.
Bu düşenceleri ile de onlardan ayrılırlar.

Tevrat’ı doğrudan okudukları için kendilerini,
“okuyucu-okuyucular”anlamında Arapça “oku” fiili olan “ıkra”dan türemiş Karai-Karailer olarak adlandırırlar.

Fatih Sultan Mehmet tarafından,
o dönem Karailer’in bir kısmı Kırım’dan İstanbul’a getirilerek Karaköy civarına yerleştirilirler.

Günümüzdeki Karaköy ismini,
işte bu gelen Karailerden alır;
Kara(i)köy !

HRİSTİYANLIK
Türkler doğu Avrupa bölgesine geldiklerinde en çok temasta oldukları devlet Bizans idi.
Bizanstan dolayı da Hristiyanlık ile sürekli temas halinde oldular.

Ancak hem Hristiyanlaşmış,
hem de dillerini kaybetmiş olan Türkler’in hepsi (Peçenekler, Kumanlar,Bulgarlar,Uzlar,
Macarlar…) Slavlaşarak yok olmuşlardır.

Dinlerini kaybedip ancak dillerini koruyan Türkler varlıklarını da karumuşlardır.
(Karaman Türkleri, Gagavuzlar gibi…)

Onlar da Hristiyanlığı olduğu gibi almamışlar töre süzgecinden geçirerek kendilerine uyarlamışlardır;

•Karaman Türkleri için domuz necis olup asla yenmemiştir…

•Hristiyanlıkta kurban kesinlikle yok iken…
Günümüzde bile Gagavuzlar ev alırlar şükür kurbanı keserler hayvanın kanını evin duvarına çalarlar…
Araç alırlar kurban keserler kanı aracın tamponuna çalarlar…

•Hristiyan aleminde yaratıcıya “Allah” şeklinde hitab eden tek toplum yine Gagavuzlar’dır…

İSLAMİYET
Türkler’in İslamiyet’e girişleri sanılanın aksine oldukça zor ve uzun olmuştur.
Yaklaşık 300 yıl sürmüştür…
Öyle kılıç zoruyla falan da olmamıştır.

Türkler’in Karahanlılar’dan sonra İslamiyet’i yoğun ve kitlesel olarak kabul ettiği dönem Büyük Selçuklular dönemidir.

Bu dönem, Oğuzların sıkıştıkları Maveraünnehir( iki nehir arası/Seyhun-Ceyhun)coğrafyasından çıkmak için batıya doğru hareketlendikleri dönemdir.

Arap coğrafyasında ise o devirde Abbasiler oldukça zor durumdadırlar.

Tam da bu dönem müslümanlığı seçen Büyük Selçuklular, yeni parlayan bir yıldız konumundadır.

Abbasi halifesi içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmak için Selçuklular’dan yardım diler.

Çağrı Bey ve Tuğrul Bey,
diğer boy beylerinin de katıldığı kurultayda Arap coğrafyasına girerler ise Devletlerinin ve Türkler’in ne gibi menfaatleri olacağını tartışırlar.
(Asla dini hassasiyetler ile dış siyaset oluşturmamışlardır.)

Genel görüş devletin ve Türklüğün önünün açılacağı şeklinde olunca sefere karar verilir.

Abbasi halifesi hapisten kurtarılır…
Artık…
Arap coğrafyasının da tek hakimi Türkler’dir!

Fakat…
Tuğrul Bey, Abbasi Halifesi’ne Türk töresi gereği bir yaptırımda bulunur;
“-Sen artık sadece din işleri ile uğraşacaksın…Devlet benim işim, bana bırakacaksın !!! “ der.

Malazgirtten sonra Anadolu’ya doğru hızlanan yoğun Oğuz göçleri ile Türkler burada karşılaştıkları farklı kültürler ve inançlar ile kendilerine has bir Anadolu Türk Kültürü oluştururlar.

Anadolu Türk Kültürü, tamamen hoşgürü üzerinedir.
Kimsenin dinine,diline, kültürüne ve sosyal hayatına müdahil olunmadığı gibi sürekli bilgi alışverişi halindedirler.

(Kayseri Ulu Cami’yi yaptıran Danişmendli Melik Mehmet Gazi’nin kendi adına bastırdığı sıkkelerin bir yüzü Yunanca iken diğer yüzü Arapça’dır.)

Daha sonra kurulmuş olan Anadolu Selçukluları’nın devlet kademesi içerisinde oldukça sert bir Fars ve Türklük geleneği mücadelesi vardı.

Malatya bölgesi Fars,
Tokat ve yöresi ise Türkmen yapılanmasının merkezi konumundadır.

Bu derin mücadeleler Tokat ekolünden gelen Alâeddin Keykubat’ın üstün siyasi görüşü ve devlet adamlığı ile son bulsa da…
Onun döneminde Anadolu hiç görmediği ve göremeyeceği kadar huzur,refah ve zenginliğe kavuşsa da…(Claude Cahen)

Fars ekolünde yetişen Saadettin Köpek ve ekibi tarafından Uluğ Sultan zehirlenerek Kayseri’de öldürülür.

Bu dönemde Moğollar batıya doğru hareketlenmiştir.
Bu hareketlenme neticesinde ikinci Oğuz dalgası Anadolu’ya yönelir.

İkinci dalga ile gelenler arasında töreyi daima fıkhın önünde kabul eden, Yesevî ekolünden Horasan erenleri dediğimiz önder kişiler vardır.
(Şehabeddin Sührüverdi,
Ahi Evran, Hacı Bektaş Veli, Evhâdüddin Kirmanî gibi…)

Bunlar kendilerini tekkelerde gösterirlerken, medreselerde ise Mevlevilik hakimdir.

Moğol tahakümünün olduğu bu karanlık dönemde de tekkelerle medreselerin mücadelesi başlar.

Tekkeler daha çok halkı,taşrayı, avamı temsil ederken,medreseler daha elitist bir yapıdadır.

Medreseler Moğollarla işbirliği içindeyken, tekkeler Türk direnişinin sembolü haline gelirler.

Bir süre sonra Moğollar, hem bu direnişler hem de kendi iç kargaşaları ile yok olurlar.

Ancak…
Moğol istilasının belki de tek olumlu tarafı Arapça ve Farsça’dan uzak Horasan erenleri ile, Moğollar’ın idare kademesinde bulunan Uygur Türkleri’nin sayesinde Anadolu’da Türkçenin devlet dili olması ve Türklüğün öne çıkmasıdır.

Türklük bilinci içindeki alplerin, gazilerin, erenlerin,bektaşîler’in Osmanlı Beyliği etrafında buluşması, birleşmeleri ile Osmanlı Devleti kurulur.

Türklük bilinci ile Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar gelinir ve İstanbul feth edilir.

Fatih’in evrensel düşünceleri, batıya olan hakimiyeti, kendini Doğu Roma İmparatoru olarak adlandırması hep Türklüğün cihan hakimiyeti ülküsü iledir.

Ancak…
Torunu Yavuz Selim döneminde ülkü unutulur.
Türklük mefkuresi yerine Yavuz, İslam aleminin liderliğine soyunur.

Dini hassasiyetlerle yine bir Türk olan Safevî, Şah İsmail’e ve yine Türklerin kurduğu Mısır Memlük Devleti’ne sefere çıkar.

Yani yüzünü dedesi Fatih’in aksine tekrar doğuya çevirir.

Bu nedenle de o dönem batıdaki bir büyük gelişme olan rönesans ıskalanır.
(Matba yaklaşık 250 yıl sonra Polonyalı bir papazın oğlu olan İbrahim Müteferrika tarafından gelecektir.)

Yavuz, Mısır seferi ile Halifeliği eline alsa da (1517) Arap dünyası bunu pek kabullenmez.

Bunun için de bir orta yol bulunur.Arap ve Mısır diyarından (isminden de anlaşılacağı üzere Ebu SUUD efendi gibi) ulemalar İstanbul’a davet edilir.

Artık Türk İslamı yerine Arap İslamı Anadoluya hakim olmaya başlar…

Etkileri günümüzde bile hissedilmektedir.

Öyle ki…
Bugün okullarda ve fakültelerde İslam Tarihi diye okutulanlar (Asr-ı Saadet dönemi hariç) ne yazık ki Arap Milli tarihinden başka birşey değildir !

Kalın sağlıcakla.


Mustafa Cingil


Kaynakça;

•TÜRK BODUN BİLİMİ
ARAŞTIRMALARI
(Prof.Dr.Harun Güngör)

•ANADOLU KÜLTÜRÜ
ÜZERİNE MAKALELER
(Ord.Prof.Hilmi Ziya Ülken)

•TÜRKİYE SELÇUKLULARI
ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR
(Prof.Dr.Mikâil Bayram)

•TÜRKLERİN İSLAMI KABULU
(Prof.Dr.Osman Karatay)

•HAZARLAR,
YAHUDİ TÜRKLER,
TÜRK YAHUDİLER
VE ÖTEKİLER
(Prof.Dr.Osman Karatay)

•KARAMANLI ORTODOKS
TÜRKLER
(Prof.Dr.Yonca Anzerlioğlu)

•UYUR İDİK UYARDILAR
(Iren Melikoff)

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.